Dev bir şehirde İsmet isimli biri. Bilmeyiz, tanımayız; umursamayız! Çoğun değeri olmuyor. O kadar çok insan yaşıyor ki İstanbul' da...
Diyarbakırlı, Siirtli, Rizeli, Adanalı, Erzurumlu, Uşaklı, Edirneli; her şehirden gelen insanlarıyla bütün Türkiye’nin sergilendiği bir panayırdır İstanbul. Çelişkilerin panayırı. Parçaların bütünleşemedikleri, parça parça kaldıkları.
Gelenin geldiği gibi duramadığı, İstanbullu ise hiç olamadığa bu şehir kimliksizleşiyor, kişiliksizleşiyor. Yabancılaşıyor, başkalaşıyor ve kokuyor.
İstanbul için üzülecek İstanbullu kaldı mı?
Bu şehrin sıradan insanları İstanbul’u kurtarmanın değiş; iş, aş ve barınak peşindeler. Yüzlerce tepedeki binlerce gecekondu herkesi barındırmaya yetmiyor. Sur diplerinde, köprü altlarında geceliyor kimisi. Şuralarda, buralarda harcanıyor kimileri de.
Alman şair Han Jurgen Heise de görmüş bütün bunları. İstanbul'un, kaybolduğunu görmüş. İnsanların da İstanbul'da kaybolduklarını görmüş. Şarkî rüya"nın "düğümü çözemeyeceğini" ancak "Latince tercüme"nin de çare getirmeyeceğini düşünmüş. İstanbul, kendi kimliğini bularak bürünmek zorunda.
Gelelim: “Boğaz’dan geçen son vapurun dumanını nargilesiyle çeken” İsmet’e. Vapurun dumanı nargilede ne arıyor demeyin. İsmet’in görüntüsü kederin mi resmidir, keyfin mi, ona bakalım.
Dudaklarını nargileye yapıştırarak bütan nefesiyle emiyor dumanı. Vapurun yönünü sılasına döndürmek istercesine...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder