22 Mart 2009 Pazar

ÂLİ PAŞA VASİYETNAMESİNİ BUGÜN YAZSAYDI – Erdal Noyan

Cemil Meriç, adını çok önceden duyduğum, hakkında ufak tefek bilgilere sahip olduğum ama nedense kitaplarıyla tanışmakta geciktiğim bir aydınımızdı. Bu önemli eksikliği gidermek imkânına Buldan'da kavuştum. Doktor Osman Köseli'nin muayenehanesinde iki kitabına rast geldim: Umrandan Uygarlığa ve Bir Dünyanın Eşiğinde... Türk Edebiyatı Dergisi’nin Temmuz 1991 sayısında, Celâlettin Efgani'yle ilgili bir yazısının yayınlandığını hatırlıyorum. Aynı makale Umrandan Uygarlığa isimli kitabında da mevcut... Cemil Meriç’in aynı eserindeki Âli Paşa’nın Siyâsî Vasiyetnâmesi başlığı altındaki yazı da dikkat çekici. “Bilinmeyen bir düşman bilinen on düşmandan daha tehlikelidir” diyen Âli Paşa'dır bu. Meriç, onun dürüst biri olduğunu vurguluyor. Abdülaziz Han'ın sadrazamı olarak görev yaptığı 1800'lü yıllar, batı kültürünün Türkiye'ye ithal edildiği yıllardı. Avrupa'nın “faziletlerini değil de rezaletlerini” almaktan yakınıyor Paşa. O yıllar Osmanlı Devleti için içte ve dışta zor zamanlardır. Paşa’nın ifadesiyle “bölünmemek üstelik kalkınmak” lâzımdı. Gerçi, asıl metin yerine ikinci elin verdiği bilgilere dayanarak söz konusu vasiyetname üzerine fikir yürütmek, hattâ sadece vasiyetnamedeki bilgileri aktarmak bile sakıncalıdır. Fakat bu vasiyetname; dünü, bugünü ve yarını değerlendirmek, şartlar bakımından pek fazla bir değişiklik meydana gelmediğini fark etmek bakımından nefis bir malzeme. Vasiyetnamede yazılanlara dair kafa yormakta, paşanın meselelere bakış tarzını öğrenmekte faydalar var. Şu yargı abartma sayılmasın: Bugün de bir devlet adamımız, gelecek idareciler için durum değerlendirmesi ve tavsiye niteliğinde bir metin kaleme alsa aynı meseleleri konu edinirdi. Vasiyetname’de üzerinde durulan en önemli hususlar Avrupa devletleriyle ilişkiler, devletin idaresi ve iktisadî hayat… Âli Paşa, Avrupa devletlerini ikiye ayırmış: Silâh kullanarak Osmanlı topraklarını ele geçirmek isteyenler. Bu devletler hedeflerine ulaşabilmek için; acı çeken insanları rahata kavuşturmak, din kardeşlerini kurtarmak, ezilen kavimlerin zincirlerini kırmak gibi bahaneleri kullanmışlar. Yani günümüzdeki işgal gerekçelerinin aynıları. Osmanlı ülkesinin bütünlüğüne Avrupa’nın dengesinin korunması için ihtiyaç duyan-lar. Bunlar Osmanlı Devletinin sömürerek kendi sanayi ve ticaretlerini geliştirmeyi daha uygun bulan devletlerdir. Osmanlı Devleti bu iki grup arasındaki çıkar çatışmasından mümkün olduğunca ve mecbur kalındığında tavizler de vererek faydalanmaya çalışmış. Aslında bu rekabete bel bağlamanın çürüklüğünün Âli Paşa'da farkında. Avrupa devletleri ve Osmanlı Devletindeki bazı toplayıcılar, kısa görüşlü kişiler, Avrupa'nın örf ve adetleriyle, hükumet şeklinin ülkemizde hemen uygulanması gayretindeymişler. Âli Paşa, "Biz önce yurt menfaatlerini düşünüyorduk." diyor. Avrupa'nın her istediğini yapar gibi görünüp ihtiyatlı davranmışlar. Şartlar mümkün olduğunca lehe çevrilmiş ve böylelikle Avrupalılara "hayat hakkımız" kabul ettirilebilmiş! Âli Paşa, coğrafî özellikler sebebiyle, devletin geleceği ile Avrupa devletlerinin geleceğinin birbiriyle irtibatlı olduğunu tespit etmiş. Avrupalılar da servetlerini silahlanmaya harcamadıkça Türkiye'yi sömürmenin kolay olmadığını anlamışlar. Bu yüzden bizimle menfaat birliğine girmek istemişler. Paşa, aramızda sanayi ve ticaret ilişkisi bulunan memleketlerin öğütlerini göz ardı etmemek fikrindedir. Çünkü onlar menfaat ortaklığı sebebiyle bizim çıkarlarımızı da düşünmek mecburiyetinde kalacaklardır. Ve asıl önemlisi komşularımızda neler olup bittiği dikkatle takip edilmelidir. Bilinmeyen bir düşman bilinen on düşmandan daha tehlikelidir. Vasiyetnamede, memurların ehliyetsizliğinden, başıboşluğundan idarenin kararsız ve düzensiz halinden yakınılıyor. Emeğin hakkını vermeli ve ehliyetli memurlar kullanılmalıdır, böylece memur sayısı dörtte bire indirilebilir. Aynı şimdiki gibi, memur çok, hizmet az! Taşraya dürüst ve tecrübeli komiserler gönderilerek memleketin durumu hakkında inceleme yapılmalıdır. Sorumluluklar sınırlandırılmalı, halk sadrazamla ve padişahla temas kurabilmelidir. İktidara gelen, kendinden önce yapılanları bozmak huyundan vazgeçmelidir. Paşanın en büyük korkusu, yerine ehliyetsiz bir sadrazamın geçmesi ve takip edilmesi gereken yolun terk edilmesidir. İkide bir sadrazam değişikliği yapılmamalı, bu göreve gelecek şahsın bir programı olmalı, onu uygulamalıdır. Memurlar sık sık değiştirilmemeli, devletin sırtından refah elde etmek peşine düşülmemelidir. Âli Paşa, “ancak dalkavukların yükselebildiğini” söylerken günümüz için de geçerli bir teşhiste bulunuyor. Devletin askeri varsa da ordusu yoktur. Yol olmayışı taşrayla aradaki kopukluğun gi-derilmesine engel teşkil etmiştir. Yerli sermaye çabuk netice almak İsteyen, büyük kârlara alışmış bir durumdaymış. Demek ki sermaye, o zamandan bu yana bir arpa boyu yol gitmemiş. Devletin demiryoluna ihtiyacı var ama böyle büyük yatırımları yapabilecek durumda değil. Bu sebeple demiryolu yapımı için yabancı sermayeye müracaat edilmiş. Müslüman olmayanlar, Müslüman halktan daha iyi durumdadır. Müslümanlar devlete hizmet etmekte, diğerleri ise para kazanmak peşindedirler. Savaşlarda sadece Müslümanlar ölmektedir. On yıl kışlalarda ömür tüketen bir erkek köyüne dönünce ne işe yarar. Müslüman olmayanlar üstün duruma gelmişlerdir. Âli Paşa, vatandaşlık kavramına gayet uygun talepte bulunarak; "Hıristiyanlar da nüfusları nispetinde devlete asker, subay ve memur vermelidirler" diyor. Âli Paşa'nın iktisadî hayata dair diğer teklifleri şunlar: Devlet fabrika ve çiftlik yönetmekten vazgeçmeli, fabrikalar özel şirketlere devredilmelidir. Müslümanlar da ziraatla, sanatla, ticaretle uğraşmalıdır. Vergi servetle orantılı olmalı, memleketin kadastrosu yapılmalı, istatistiğe önem verilmelidir. Mülkiyet hürriyete kavuş- malı, açık ve aydınlık kanunlarla düzenlenmelidir. Âli Paşa, yetki sahibi olduğu dönemde iltimasla mücadele ettiklerini, ülkenin idarî yapısında düzenlemeler yaptıklarını, devlet şûrası, adalet divanı ve istinaf mahkemelerini kurduklarını, ticarî anlaşmaların gözden geçirilerek ihracatın teşvik edildiğini, ithalatın kısıtlanmaya çalışıldığını, vergi matrahlarının değiştirildiğini anlatıyor. Paşa'nın basın konusunda da tavsiyeleri var: Basına verilecek hürriyet Osmanlıları birbirine bağlayan bağı kuvvetlendirir. Basın hürriyeti ancak hatalarını düzeltmek istemeyen hükümler için tehlikelidir. Hükümet de büyük bir gazete kurmalı, bu gazete yoluyla hükümetin ve yurdun menfaatlerini savunmalıdır. Âli Paşa'nın vasiyetnamesinden ortaya çıkan şudur: Devletimizin bugün içinde bulunduğu şartlar ile o dönemdeki şartlar arasında büyük benzerlik vardır. Meseleler neredeyse aynıdır. Bu vasiyetnamenin altına, bugünün tarihini atmak ve sadece vazife unvanlarını değiştirmek suretiyle yayınlayın. Aradan yüz yıldan fazla süre geçmiş bir döneme ait belge olduğunu kolay anlaşılamaz. Paşa, vasiyetnamesini bugün yazmış olsaydı da aynı meseleleri tespit eder, aynı çarelerin uygulanmasını ister demek yanlış olur mu?

8 Mart 2009 Pazar

VAHAP AKBAŞ'LA BİRLİKTE - Erdal Noyan

Okumak ve elbette ki yazmak; hayatı kavramaya, değerlendirmeye, anlamlandırmaya ve iyi yaşamaya katkı sağlıyor. “Göğe Çizilmiş Resimler”de, “Okumak, definenin şifresini çözmektir.” diyen ve eline geçen her kitabı okumak çabası güttüğü denemelerinden anlaşılan A. Vahap Akbaş’ın da “define”den kastettiği sanıyorum ki hayattır. “Biraz İhanet” adını taşıyan kitabındaki “Kitaplar ve Çiçekler” isimli yazısında, “Çünkü okuyucusu olmayan kitaplar bir kıymet taşımazlar.” diyor ya, sanki her kitaba okumak suretiyle bir değer sağlamak çabasındadır. Üstelik iyi bir okuyucu tarafından okunmuş olacaktır o kitaplar. Akbaş, yazmak ihtiyacını, belki yerinde bir söyleyişle yazmak zorunluluğunu; bana İstanbul’da kar yağarken yürümenin zevkini hatırlattığı, Vezneciler’in o taraflarda yeşil mercimek çorbası içmenin ve Süleymaniye’de kuru fasulye yemenin tadını özlettirdiği; “Alevler Ve Güller” isimli romanında vurguluyor: “Bir defter, bir kalem edindim. Yazmasam ölebilirdim.” Yazarlığı hayat amaçlarından bir sayan bir edebiyatçının başkalarının yazdıklarıyla da ilgilenmesinden tabii ne olabilir? İşte Akbaş’ın daha da güzel yanı, okuduklarının kendisinde bıraktığı etkileri kâğıda dökmesidir. Bir yazarın ürünü başka bir yazarın ele alışıyla değerlendirilmektedir. Akbaş’ın okuyucuyu meraklandırmak ve yormak özelliği de var. “İnziva Notları”nda yer alan “Romanya Mektupları” isimli yazı beni biraz zahmete soktu. Akbaş, Ahmet Rasim’in “Romanya Mektupları” isimli eserinde, Romanya’da yemiş olarak tüketilen ayçiçeğinin Türkiye’de o zamanlar yenilmediğini, papağan yemi olarak kullanıldığını yazdığını aktarıyor. Üşenmedim, Ahmet Rasim’in daha geniş bilgi verdiği umuduyla Romanya Mektupları’nı taradım; Akbaş’ın aktardığından fazlası yoktu. Bunca şehirde göremediği ayçiçeğini İbrail’de görmüş. Benim tespitim ise çok farklı. Gündöndü, günebakan, çekirdek gibi isimlerle de anılan ayçiçeği tohumu Trakya’da tam bir eğlenceliktir. Kapı önlerine oturan hanımlar hem muhabbet ederler hem de çekirdek çıtlatırlar. Parklarda ve dahası caddelerde aynı manzara söz konusudur. Ayçiçeği çıtlatmaya bir başlayınca bırakamazsın zaten. Bu konuda ansiklopedi karıştırmak ihtiyacı da duydum. Rehber Ansiklopedisi’nde özellikle Marmara ve Ege bölgelerinde çok ekilen ayçiçeği tohumlarının ülkemizde yaygın bir şekilde çerez olarak tüketildiği bilgisi veriliyor. Ortaya şöyle bir netice çıkıyor: Ahmet Rasim’in devrinde ayçiçeği tohumu Türkiye’de yalnızca papağanlara yediriliyordu ve sonradan çerez olarak yenilmeye başlandı veya Ahmet Rasim’in tespiti yerinde değil. Yine “İnziva Notları” isimli kitapta sözü edilen Raşit’e ne olduğunu merak etmekten de uzak duramadım. Raşit bir meczupmuş. Müzik âleti çalabilen, kitap okuyan, Karagöz taklidi yapan, düşüncelerini insanlara açıklayabilen bir meczup. Meczupluğu nerede derseniz, eski giysilerle dolaşmasında ve mantıklı konuşurken birden dağıtmasında. Raşit’i meczup olarak tanımlamak doğru mu diye Türk Dil Kurumu’nun çıkardığı “Türkçe Sözlük”teki karşılığına bakıyorum. İki karşılık verilmiş. Biri: Tanrı aşkıyla aklını yitirmiş kimse. Diğeri: Aklını yitirmiş, deli, sapık. Türk Dil Kurumu’nun tanımları beni kesmeyince Şemseddin Sâmi’nin “Kâmûs-ı Türkî”sine de bakmak gerekti. Burada meczubun üç karşılığı var. İlki: Cezbedilmiş, bir yöne doğru çekilmiş. Diğeri: Cezbeli, gönlü Allah sevgisiyle dolu ve bu sevgi ile kendinden geçmiş. Sonuncusu: Deli, aldırmış, abdal. Raşit’in sapık olmadığı açık. Ancak onun meczupluğunun kaynağını açıklamamış Akbaş; yine de meczubun boş adam olmadığı anlaşılıyor. Çorlu Hükümet Konağının müdavimiyken birden görülmezleşen meczuptan bir haber alıp almadığını bir fırsatını bulup sorarak öğrenmek gerekiyor. Okuyucuya bu kişiyi tanıtan ve meraklandıran Akbaş’ın görevidir konuyu araştırıp bilgimize sunmak. Yorulmak ona düşüyor. Sözü şair A. Vahap Akbaş’la bağlamak yerinde olur sanırım: “Gelin, gelin benim kelimelerim; Gelişiniz düğün dernektir bize.”

SANA TEŞEKKÜR BORÇLUYUM - Erdal Noyan

Sana bir teşekkür borçluyum Mustafa. Kalemimde var olan bir özelliği daha keşfettim sayende. “Sana bir gelmek borçluyum hasan” demişti Mustafa. Bu sen olan Mustafa değil, şair Mustafa Pınarbaşı. Bu Mustafa’yla ve Hasan’ıyla işimiz yok. Çağrışım nedeniyle öyle bir değindik. İyi de oldu. Paraya kıyıp (Bir paket yabancı menşeli sigara bedeli hem de!) kitabı satın almışsın delikanlıca. Alp atmamışsın bir kenara. Tanıtıyorsun eşe dosta. Ve asıl hayretlendireni, okuyorsun! Okur gibi yapmıyorsun, okuyorsun. Sözümde hile varsa araba bozulsun. İncitmeden çeviriyorsun sayfalarını. Okuduğunu delillendirecek süre geçince yine çeviriyorsun. Arada bir bana dönerek beğeni cümleleri sıralamayı savsaklamıyorsun. Ellerimi birbirine kenetliyorum tavana çarpmasınlar diye. Gizlice pembeleşiyor yüzüm. Ağır makamda çevirdikçe kitabın sayfalarını sen; bildiğimiz hindi gibi kabarıyordum ben. Koltuk altlarımdan yol geçireceklerinden korkmasaydım daha hacimli kabarırdım. Sana bir teşekkür daha borçluyum Mustafa. Şaşılası okumak eyleminden doğmuyor yeni borcum. Reklâmımı yapışından da doğmuyor. O anlamlı âna dönelim de açıklayayım. Usulca yana düşüyor başın. Bakıyorum; gözlerin kapanmış. İşte müthiş hizmetin bu! Pınarbaşı gibi “delik bir uyku” uyumuyor; deliksiz bir uyku benim Mustafa’mın uykusu. Elbette ürkek uyuyacak, huzursuz uyanacak öteki Mustafa; ne de olsa gurbette. Aslını sorarsan, hangimiz gurbetin dışındayız ki!... Yazılarımın uyku getirdiğini öğrendim sayende. Doktorlar reçetelere yazabilirler kitabımı. Uykusuzluğa ucuz ve kesin çözüm. Gurbetteki Mustafa’nın deyişiyle “bir kızın kalbi kadar ince uykusundan” uyandığında, aracın sarsıntısı yüzünden içinin geçtiğini ileri süren benzinleri bitesi bazı kıskançları tekzip eder benim Mustafa’m! Kaçıncı sayfada uyudun bilmiyorum. Sayfaları saymadım. Bir zaman sonra ben de daldığımdan, uykun ne kadar sürdü bilmiyorum. Oysa ikisi de önemli. Sayfa başına kaç dakika uyunduğunu belirlemem gerekiyor. İnsanın uyanınca kendini nasıl hissettiğini de açıklığa kavuşturmalı. Birer dilekçe hazırlıyorum Sağlık Bakanlığı ve Patent Enstitüsü için. İkisine de tescil ettireceğim kitabımı. Yeniden okursun değil mi?

7 Mart 2009 Cumartesi

İSMET’İN NARGİLESİ - Erdal Noyan

Dev bir şehirde İsmet isimli biri. Bilmeyiz, tanımayız; umursamayız! Çoğun değeri olmuyor. O kadar çok insan yaşıyor ki İstanbul' da...
Diyarbakırlı, Siirtli, Rizeli, Adanalı, Erzurumlu, Uşaklı, Edirneli; her şehirden gelen insanlarıyla bütün Türkiye’nin sergilendiği bir panayırdır İstanbul. Çelişkilerin panayırı. Parçaların bütünleşemedikleri, parça parça kaldıkları.
Gelenin geldiği gibi duramadığı, İstanbullu ise hiç olamadığa bu şehir kimliksizleşiyor, kişiliksizleşiyor. Yabancılaşıyor, başkalaşıyor ve kokuyor.
İstanbul için üzülecek İstanbullu kaldı mı?
Bu şehrin sıradan insanları İstanbul’u kurtarmanın değiş; iş, aş ve barınak peşindeler. Yüzlerce tepedeki binlerce gecekondu herkesi barındırmaya yetmiyor. Sur diplerinde, köprü altlarında geceliyor kimisi. Şuralarda, buralarda harcanıyor kimileri de.
Alman şair Han Jurgen Heise de görmüş bütün bunları. İstanbul'un, kaybolduğunu görmüş. İnsanların da İstanbul'da kaybolduklarını görmüş. Şarkî rüya"nın "düğümü çözemeyeceğini" ancak "Latince tercüme"nin de çare getirmeyeceğini düşünmüş. İstanbul, kendi kimliğini bularak bürünmek zorunda.
Gelelim: “Boğaz’dan geçen son vapurun dumanını nargilesiyle çeken” İsmet’e. Vapurun dumanı nargilede ne arıyor demeyin. İsmet’in görüntüsü kederin mi resmidir, keyfin mi, ona bakalım.
Dudaklarını nargileye yapıştırarak bütan nefesiyle emiyor dumanı. Vapurun yönünü sılasına döndürmek istercesine...